Aktarım Dünyası
Esasen, bizler arasında giderilmesi mümkün olmayan bir ayrım var. İnsan ve beşer ayrımı. Şöyle ki, (bunlar neredeyse farklı türlerdir), İnsan ve beşerin Bilgi’ye olan erişiminde çok temel bir farklılık bulunur.
Esasen, bizler arasında giderilmesi mümkün olmayan bir ayrım var. İnsan ve beşer ayrımı. Şöyle ki, (bunlar neredeyse farklı türlerdir), İnsan ve beşerin Bilgi’ye olan erişiminde çok temel bir farklılık bulunur.
Halbuki biz, kazanmakla değil fakat Allah için mücadele etmekle sorumluyuz.
Yeniden Yaradılış, kesin bir iman umdesidir ve Cennet’e girmenin/alınmanın/kabulün şartları arasında yer alır. Bu mesele üzerine biraz düşünelim.
Allah’ın Nazar’ı, muhakkak biz beşerlerden farklı olsa gerek. Bu, Allah’a hiçbir şeyin zor gelmeyişi ile de alakalıdır. Çünkü Allah, sadece bilir durumda değildir, Bilgi’nin de Yaratıcısı konumundadır. Ve önceden bahsettiğimiz gibi, her varlık O’nun bir Kelimesi olarak düşünülebilir.
Ârif ancak “bilmediğini bilirse” Ârif olur, ki bu da çift anlamlıdır.
Bizler, Yaratım Faaliyeti’ni, Orijinal biçimde sergilemeliyiz.
Mistik kelimesi “sis” anlamına gelen (İngilizce) Mist kelimesinden gelir. Dolayısıyla Mistik olan, “sisli, belli-belirsiz” gibi bir anlam taşır. Mistik olan başlı başına “kötüdür” diyemeyiz. Zira o sadece bir sis perdesinin ardında kalmıştır.
O zaman artık, bir-sonraki-gelen’i (halef’i) anlamak için öncekini unutma. Yoksa sadece dalalete düşeceksin.
Kur’an’ın üstünlüğü kadar antik kökenleri ve “tasdik edici” niteliği hakkında bilgi edinme imkânı buldum. Keza Vahy’in farklı biçimlerini araştırmak, “Vahy’i Vahiy yapanın” ne olduğunu anlamamızı sağlayabilir.
İnsan-ı Kâmil aslında geri alınmayacak, Kıyamet ile birlikte yok olmayacak tek bilgiye vâkıf olmuştur – Vukûfiyet kazanmıştır.
Aşkınlık ve Dostluk, İmtihan’ı gerekli kılar. Sınanmayan bir Aşk ve sınanmayan bir Dostluk, Gerçek değildir.
Ne zaman ki bir toplum, Tanrı’yı kendi ufak Çağ-Coğrafya konumları ile kısıtlı vehmeder, yani kendilerini “seçilmiş” ilan eder, bunlar (Musevî kökenli olsun veya olmasın) yahudileşmiş ve yoldan sapmıştır.
Şehâdet yani bu Şâhit-oluş, Allah’a rücu etmektir ve benliğin ölümüdür. Ancak bundan sonra, yani benlik “noktalanarak” sustuğu zaman, Ruh konuşmaya başlar.
Acaba nasıl bir dalalettir ve nasıl bir düşünme/ölçme biçimidir ki, Kişi kendisini (gerçekten böyle olanın huzurunda) Güneş gibi gölgesiz ve hatasız görür ve Tanrı’nın Kelâmı’nı (beşer sözü diyerek) inkâr eder?
İlâhî bir ilkedir ki; Bir’den İki, İki’den Üç, Üç’ten ise Onbin Şey doğar.
O, Rüya’nın karakterlerini yok eden Siyah İmparator ile onları Vahdet’te buluşturan Altın İmparator’un – ki O Şeriat’tır [The Law] – zâtî birliği olan Siyah Altın İmparator ile temsil edilir.
Neyden bahsedelim? (Bu) Soru aslında bir Cevap saklıyor. “Bahsede(bile)ceğimiz bir şey olduğu” bilgisini barındırıyor.
Ancak Nitel Sayım ve Nicel Sayım, “Ruh’un Say’ı”nda Tevhid edilirse Bilgi Moru [Knowledge Moor] tamamlanır ve bir Zât-ı İlâhî tecelli eder.
Musa Şeriatı’ndan kalan bilgi kalıntılarından birisi, bir Metafizik Anlam Diyagramı olan Hayat Ağacı’dır. Hz. Musa Şeriatı’nın bilgisi bu Metafizik Şema’dan türer.
Bilgi’nin Dâim’inin [Daemon of Knowledge] temsilcisi olduğu Sembolik (Kavramsal) Alan’ından bahsedelim. Bu Sembolik Alan, Bilgi Moru’dur [Knowledge Moor].