Hakikat’e Çekilen Setler

Hakikat, sınırlandırılamaz.

Hakikat, sınırlandırılamaz.

Bu, şu şekilde de açıklanabilir:

Dil, Mimarî Yapısı ile, Hakk’ın beyânını somutlaştırır. Mimarî Yapı, demek; Tanrı’nın aynı zamanda Kainat’ın Yüce Mimarı oluşu ile, her bir Yaratım’ını belirli bir Mizan’a/Düzen’e göre yaratması demektir. Böylece Dil’in her belirlenimi, Hakikat’i Söz’lediği zaman, bu Mimarî Yapı’yı miras alır. Bu demektir ki, Hakikat; Kendi beyânını Zamansal ve Mekânsal belirlenimleri ile somutlaştırır. Buna aynı zamanda Gönül’e inmek/gelmek de denir. Böylece Hakikat’in her Gerçek nitelikte belirimi, özgün ve biriciktir. Yani Kişi’nin Hakk olan Merkez’inden (Orijin’den) doğar ve asla ve asla tekrar edilemez.

Eğer yemek yapıyorsanız, ve yemek yanarsa, malzemeler de çöp olur.

Modern anlayış ise, bilginin tekrar edilerek üretilebileceğini savunur. Bu ise, hakikatte, önceden belirlenmiş Varsayım ve Önyargı’ların tekrar tekrar işletilmesi anlamına gelir. Bu biçimde, yapılan gerçekte, Sınır’landırılmış bir bakış açısı içine hapsolmaktan ve bu Sınır’ların kapsadığı alan içinde üretimde bulunmaktan ibarettir. Bu Sınır’landırılmış bakış açısı ise, Aşkın olan Varoluş Düzeyleri’ni reddetmek anlamına gelir. Zira Tek-Bir Mutlak Varlık’ın reddi, hem direkt ve dolaysız Bilgi’ye ulaşımı imkânsız hâle getirir hem de Aşkın Varoluş Düzeyleri’ne yücelmeyi (yani idrâk’en yücelmeyi) imkânsız hâle getirir.

Durumun vehâmetini vurgulamak için, Vicdan, Empati, Sezgi gibi kavramların, bu duyular-ötesi alana yönelen melekeleri ifade ettiğini belirtelim. Yani bu melekeler Sınır’landırılamaz; keza bu onların âdeta “işlevsiz” hâle getirilmesi anlamına gelirdi. Bununla birlikte, Aşkın (yani Duyulur Âlem’e Aşkın) her türlü Bilgi edinim türünü reddetmesi ile, Modern bakış açısı Bilim tarihine şekil veren Bilim İnsanlarının, bizzat Aşkın bir düzleme ait olan Rüyalar’dan esinlendiği gerçeğini göz ardı etmiyor mu? Sonuçta, her zaman olduğu gibi, konu bilim tarihi olduğunda da, Modernler sadece işlerine geleni “bilimsel” kabul edip, kalan gerçeklere yüzlerini çeviriyorlar. Zaten Rene Guenon’un da söylediği gibi: “Modern anlayış tam da (Aşkın hakikatlerin) bu inkâr(ı) üzerine kurulmuştur.” Çünkü aksi takdirde, bu “kısmî bilgi” parçalarını Nefs’lerinin dilediğince kullanamazlardı. Fakat, gene, Modern anlayış tamamen bu çıkarcılık (pragmatizm) üzerine kuruludur.

Böylece Modern bilim anlayışı, yani profan (dindışı) bilim anlayışı; Köken’lerinin unutulduğu, görmezden gelindiği ve “Neden?” sorusunun gerçekten hiç sorulmadığı bir zihniyete sahiptir. Modernler, “Neden?” sorusunu ile oluşan “sorular zinciri”ni, en fazla “Çünkü istiyoruz.” cevabına, deyim yerindeyse “cevap halkasına”, kadar götürebilirler. Ve “Neden istiyoruz?” sorusu ile devam eden “soru zinciri”ni, inkârları ile “kırarlar”. Zira “Neden?” sorusu, Dil Yapısı’nın temellerinden birini oluşturup, Varlık’ın Yaratıcı önermesine, yani Allah’a götürür. Bu sebepten, Modernlerin zihniyetinde “Neden istiyoruz?” sorusundan öteye bir “set” çekilir. Bu “set”in altında kalan alanı ise, Sınır’landırarak kendi Nefs’lerine hizmet ettirmeye çalışırlar.

Bahsettiğimiz bu tavır ise, tam da Nefs-i Mülhime’den ve yozlaşmasından bahsederken değindiğimiz tavırdır. Yani İblis’in tavrıdır. Zorunlu olarak Kibir ve büyüklenmecilik davranışını da beraberinde getirir. Gök’e Yükselen Kule’de de bu duruma değinmiştik. Böylece Modern zihniyet, Hakk’a ve Hakikat’e gerçek anlamda yönelen her Zihin’e karşı, saldırgan, hatta âdeta düşmancıl bir tavır takınır. Zira bu üzerine “kuleler yükselttiği” sisteminin temellerini tehdit eder, yani çıkarlarını.

Bu “set çekme” davranışını aynı zamanda belirli metodların “dayatılmasında” görürüz. Modern zihniyetin benimsediği eğitim kurumlarında, Aşkın bir Düzey’e yönelik tüm kabiliyetler “budanmakla” birlikte, Hakikat’i Sınır’landıran, daha doğrusu Hakikat’e yönelen Zihin’leri Sınır’landıran metodlar aşılanır. Emperyal sistemin yapısı gereği, bunların “sorgulanmasına” izin verilmez. Öğrencilerin neden derste uyukladığına şaşmamalı! Emperyal sistem bu “sözde hakikat”in ne olduğunu “sözde bildirir” ve öğrencileri “sınar”. Fakat onların Hakikat’e yönelmelerini sağlayan melekelerini geliştiremez, hatta bunları sakatlar.

Bununla birlikte, yeni metodların geliştirilebilmesi için, Ontolojik bir zorunluluk olarak İlham’a ihtiyaç vardır. Nefs-i Mülhime’nin “İlham’a açıklık kapasitesi” ölçüsünde, İblislik edenler kendi aralarına İlham’a açık kişileri kabul ederler. Tabii bunun Asl’ından koparılmış, yozlaşmış ve kirletilmiş Şeytânî İlham olması şartı ile!

Kul hakkına girmemek için, buraya önemli bir not düşelim: Tabii ki burada tüm akademi üyelerini veya tüm mühendisleri veya Zihnî Faaliyetler ile meşgul olan diğer tüm insanları, aynı kefeye koyacak değiliz. Biz burada İlham’ı “daraltma ve sömürme” esaslarına yönelerek yozlaştıranlardan bahsediyoruz.

Fakat şimdi, konumuzu daha iyi anlayabilmek için; Vahiy, İlham, Metod ve Uygulama kavramlarını tekrar açıklamamız ve bunlar arasındaki Ontolojik Hiyerarşi’yi yeniden kurmamız gerekiyor. Ki bunların her biri, kendi Zamansal Nitelik’leri ile bir “bilgi aktarım çeşidi”dir. Ve her biri bir Nefs Mertebesi’ne, yani bir Ontolojik Düzey’e tekâbül eder.

İnna cealna fi a’nakıhim aglalen fe hiye ilel ezkani fe hum mukmehun

Ve cealna min beyni eydihim sedden ve min halfihim sedden fe agşeynahum fe hum la yubsırun

Boyunlarına, çenelerine kadar varan prangalar taktık da kafaları yukarıya dikilmiştir

Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çekerek onları perdeledik, artık göremezler

Yasin Suresi 8-9. Ayetler

28.11.2023

Emin Ali Ertenü
Emin Ali Ertenü
Articles: 486

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir