İndiği zaman Necm’e kasem olsun
Necm Suresi 1-6. Ayetler
Arkadaşınız sapmadı ve azmadı
Ve o, hevâsından konuşmaz
O vahyedilen Vahiy’den başka bir şey değil
Onu bildirdi Kuvvetleri Şiddetli Olan (Şedid-ul Kuvva)
Mirra sahibi istiva etti
Kimse sormadığı için, bazen kendi kendimi sorgularım, bu hayalî konuşmalar fikirlerimi kelimelere dökmeme vesile olur.
Ay’ın Hilal hâli, Necm Suresi’nde bahsedilen, “sonra yaklaştıkça yaklaştı, öyle ki iki yayın yakınlığı kadar” (Necm/8-9) ayetlerinde bahsedilen Vahiy Olayı’nı remzeder, yani bunun için bir sembol olarak düşünülebilir. Burada Hilal’in, Ay’ın, kapkaranlık kürenin Güneş’in ışığı/nuru ile ilk aydınlanışı olduğunu, ve ışığın/ışınların ona teğet etti ilk Ân olduğunu söyledim.
Sonra beni sorgulayan hayalî arkadaşım sordu. “İyi de, fiziksel dünyada gördüğümüz hilal tam bu teğet ânı değil ki, teğet ettikten sonrasını görüyoruz.” dedi. Haklısın, dedim, fakat bizim evrenimizde de tam olarak bu anlık olayın gerçekleştiği bir Ân mevcut, öyle ki, tüm Güneş Sistemi (zamana bağlı) bir fonksiyon ile temsil edilse ve Hilal ve bu fonksiyona bağlı gerçekleşen bir durum olarak düşünülse, buna karşılık gelen bir t (zaman) değişkeni bulunur.
Günümüz insanının, sembolik temsilleri/işaretleri kesin ölçüler üzerinden düşünmek istemesi bir acayip. Bununla birlikte, sorgulayanın sorgulayışından bağımsız şekilde, sembolik ve fiziksel (somut) olanı Bir’leyen (Tevhid eden) kesin bir İlim bulunmaktadır. Aslında, Geleneksel anlamı ile Astroloji, Metafizik’e ve Ontoloji’ye yaslanmakla birlikte, tüm Âlem’in Tek-Tanrı’nın bir kitabı gibi okunmasını içeriyordu. Yani bu durumda, Âlem de insanın okuma sorumluluğu bulunan ve okumasına tâbî olan ayetlerden/işaretlerden oluşmaktadır. Üstelik bu durumda, manevî olan ile maddi olan tam bir Tekâbüliyet içindedir; keza “Yukarıdaki Aşağıdaki gibi, Aşağıdaki Yukarıdaki gibidir”. O zaman, aynı bir Olay/Ân/hakikat, kendisini farklı manzaralar ile izhâr edebilir. Necm Suresinde bahsi geçen “iki yay aralığı kadar yakınlaşma”, Ay’ın hilal hâli ve Güneş ışınlarının ilk teğeti/yakınlaşması, sürekli bir Matematik fonksiyonunun bir noktadaki türevinin alınması (Teğet’e varana kadar Limit Yaklaşımı), Be Harfi ve altındaki noktaya yakınlığı… bunların hepsi aynı bir İlke’ye işaret eder, öyle ki bu Yakınlaşma sonucunda bir Boyut Değişimi veya “yeni bir boyutun açılışı” gerçekleşir. Matematik’te bu boyut değişimi ancak Sonsuz kavramının tanıtılması ile ifade edilebilir, Teolojik ifadesi ile ise O’na Tanrı deriz. “De: O, Allah, Ahad’dır; Allah Samed’dir; doğmamış doğurulmamıştır; bir benzeri de yoktur.” (İhlas Suresi) İbn-i Arabi’nin dediği gibi, “O, açıklanamaz, fakat ancak O’nun ayetleri/işaretleri vardır.” Bunların mânâsı ancak İnsan’ın Rabbine yönelişi ve Ârif oluşu ile, ve onların okunması/zikri, kıraati ile ortaya çıkar. “Kalpler ancak Allah’ın zikri ile huzur bulur.” (Rad/28)
Biz insanlar, aklımızı kullanarak yeni bilgiler (İlim) edinebileceğimizi sanırız; fakat gerçek Keşif, Akl’ın genişlemesi ve daha önce hiçbir şekilde tahayyül edemediği/edemeyeceği yeni bir Anlayış’ı keşfetmesidir. Bu ise, ancak Allah’ın bir lütfu keremi olarak gerçekleşir. “Ve o ancak âlemler için bir zikirdir.” (Kalem/52)
Sıradan insanlar, eğer mümin iseler, bu olayda bir Kudret sezerler ve bunun Rablerinden olduğuna iman ederler. Bu şeriatın tesisi için kâfidir. Fakat İlmî Keşif’in, yorgunluk ve uyku olmadan, her daim devam etmesi için kâfi değildir. Ancak tüm İlmîn kaynağının tek-bir Nokta olduğunu ve Kudret’in ancak Hakk’ın bir Kelâmı olduğunu idrak edenler yorgunluktan ve onun gerektirdiği dinlenme ve sarsıntıdan azade olabilir. Onlar da o Kudret’i sezerler, fakat onu Metafizik Sonsuz’a rücu ve tevil ederler. Böylece, O’nun Kudret’inden, sarsılmadan ve yorulmadan bahsedebilirler. Bu, Metafizik ile Ontoloji/Teoloji arasındaki farktır. Bu da, Ay’ın ve Güneş’in ışığı arasındaki fark gibidir. Güneş, Ay’dan ziyade Kaynak’tır; bu yüzden onun ışığına Ziya, Ay’ınkisine ise Nur denilir.
Rene Guénon ve İbn-i Arabi gibi, Sonsuz’a rücu etmesini bilen Kişi’ler için, İlmî Keşif artık Daimî hâle gelir. (Ayrıca bakınız: Bilgi’nin Daim’i [Daemon of Knowledge]) Sıradan insanlar (müminler), Rablerinin sorgulanması ile Rab kavramının sorgulanmasını aynı şey sanırlar; yani Kelime ile kendi Kelime Anlayışları arasında tam-kesin bir ayrım tesis edemezler. Gene de onlar, Rablerine samimi bir itaat içerisindedir, bu yüzden müteşâbih ayetler için “Hepsine iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır.” (Ali İmran/7) derler. Bu İlim’de yeni ufukların keşfine yol açmayabilir, fakat Kişi’nin samimi, güzel ve mutlu bir ömür yaşamasına vesile olur.
Eğer bir gün yorulup Sonsuz’a rücu ederseler… Allah bizlere mühlet vermiştir, üstelik O’nun bir acelesi de yoktur.
Bu, İnsan-ı Kâmil ile mümin arasındaki Nitel farktır; ki bir örnekte benzetildiği gibi, geminin suda zahmetsizce yüzmesi ile kervanın arazide yorularak mesafe kat etmesine benzer. Allah’ı “uyku ve yorgunluk tutmaz” bu yüzden bilginin Kaynak’ı bizzat Allah makamı olduğunda da, İlmî Keşif yorgunluk içermez. Neden içersin?.. Böyle bir İlim, aynı zamanda mübârek zâtların eserlerinde de görülebileceği üzere, pek çok İlmî Alan’ın Bir’lenmesini (Tevhid’ini) içerir. (Daha doğrusu onlar, hepsini aynı bir Kaynak’tan yola çıkarak, asıl meseleye rücu ederek yazarlar/ilerletirler/sefer ettirirler.) Çünkü Hz. Ali’nin dediği gibi, “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.”
“Allah hakkı söyler, ve O’dur doğru yola ileten.” (Ahzab/4)
23.06.2026