Ve bir zamanlar Rabb’in, meleklere dedi: “Şüphesiz Ben yeryüzünde bir halife tayin edeceğim.” Dediler: “Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz Seni hamd ile tesbih ediyoruz ve takdis ediyoruz.” Dedi: “Şüphesiz Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”
Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere sunup, dedi: “Eğer sâdıklardan iseniz bunların isimlerini bana bildirin.”
Dediler: “Subhan’sın (Subhaneke). Bizim, bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen Âlim-Hâkim’sin (AlimulHakim).”
Bakara Suresi 30-32 Ayetler
Meleklerin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Fakat önemli bir detay var ki, melekler de İnsan’ın ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Böylece, insan ile melekler arasında karşılıklı bir sorgulama söz konusudur.
Melekler, İnsan’ın ne olduğunu anlamamışlardı, ve bunu sorguladılar: “Biz seni tesbih etmekteyken, yeryüzünde kan dökücü bir tür mü yaratacaksın?” Ancak bundan sonra, Allah, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu ve Âdem’e Kelime’leri öğretti. Aslında, Allah’ın İnsan’a kelimeleri öğretişi, onun bizzat İç’sel Bilgi’sini yaşatması/tecrübe ettirmesi iledir. Yani, İnsan, bu Kelime’lerin mânâsını (sonra ayrıca yeryüzünde) yaşayarak öğrendi. Örneğin, Rahman isminin tecelligâhı olan Rahmânî bir Zât’ı düşünelim. Bu Kişi, bizzat kendi yaşam öyküsünde bu İsm’in tecellisini yaşamıştır; dolayısıyla onu kendi nefsinden, kendi nefsine/nefesine Ârif olarak bilir. Bu ise, Allah’ın bir şeyi bilmesine (yani biliş biçimine), meleklerin bir şeyi bilmesinden daha yakındır; çünkü burada bilgi ile varlığın varoluşu aynı bir-şeydir; Allah için yarattığı varlık ile Kelime’si aynı bir-şeydir, “Ol der oldurur. (Kün fe yekün.)” Melekler ise gördükleri surete takıldılar ve onun bâtınî gerçeğini bilemediler. Fakat meleklerin iyi tarafı, gerçekten Hakk’a itaat etmeleridir; böylece işin aslı onlara gösterilince, buna şahitlik edince, kendi acziyetlerini anlayıp secdeye kapandılar.
(Allah) Dedi: “Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir.” dedi. Âdem isimleri onlara bildirince, dedi: “Göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim; Ben, sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilirim, dememiş miydim?” dedi.
Ve dediğimiz zaman, meleklere, “Âdem’e secde edin.”, hemen secde ettiler, İblis hariç. O, yüz çevirip büyüklük tasladı/kibirlendi ve kâfirlerden oldu.
Bakara Suresi 33-34. Ayetler
Buradaki incelik, bahsettiğimiz gibi, bu iki tarafın karşılıklı bir sorgulayış içinde olmasıdır. İnsan hata etti ve melekler onu sorgulayıp uyardı, böylece İnsan hatasından döndü; melekler onu aşağı gördü, ama sonra hatasından dönen/dönebilen bu özgür varlığın Kelime’lerin bilgisine eriştiğini gördüler, böylece onlar da İnsan’ı küçümsemek ile ettikleri kendi (“hatalarından” demeyelim de) anlayışsızlıklarını idrak ettiler. Böylece bu ikisi arasında karşılıklı bir Anlayış/Diyalog tesis edildi. Bu, Rahman’ın Rahmet’indendir; “O iki doğunun ve iki batının Rabb’idir.” (Rahman/17) Burada, sadece İblis bile bile düşmanlık etti. İnsan istemeden ettiği hatasından döndü, melekler anlayışsızlıklarını idrak etti; sadece İblis kastetti, kasten düşmanlık etti. Bu yüzden Rahman herkesi affederken, İblis’in inadı ve kibri onu kovulmuşlardan kıldı. Çünkü Rahman, affedici olduğu gibi Adil’dir de.
Bu hikâyeden, ki bu kesinlikle yaşanmış/gerçektir, şunu görmüş olduk: Rahman Rahmet’i, doğuya ve batıya, meleklere ve insanlara ulaşmakta, ve Kelime i Tevhit ile Tevhid’i/Birlik’i tesis etmektedir; ancak Adalet’i gereği, O’ndan yüz çevirenlere gazabı denk düşmektedir.
Dinlemeyen kulaklara Kelâm ulaşmaz.
De: “Ey Kitap Ehli! Gelin bizim aramızda ve sizin aranızda eşit (seviyede) olan bir Kelime’de anlaşalım: “Allah’tan başka hiçbir şeye kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi şirk koşmayalım ve bazımız bazımızı Allah’ın altında rabler edinmeyelim.” Eğer yüz çevirirlerse deyin: “Şahit olun, şüphesiz biz teslim olanlarız (müslümanlarız).”
Ali İmran Suresi 64. Ayet
Buradan biraz daha beşerî/psikolojik, sosyolojik bir çıkarımda bulunacak olursak… Biz, ancak farklılıklarımızı Kelime i Tevhit ile birleyebilir, ve gerçek anlamda tanışık olabiliriz. Çünkü her birimiz, farklı ve özeliz; öyle ki kimi durumlarda Doğu ile Batı kadar farklıyız, farklı hissederiz. Kendimizi tanıyabilmek içinse, bu karşılıklı sorgulayışa ihtiyacımız var. Fakat bunun İblis’in isyanına dönüşmemesi, ve Dostluğun birliği tesis etmesi gibi, Kelime i Tevhit ile tekrar Birlik’e rücu etmesi gerekir.
İblis ile melekler arasındaki fark, henüz tanışma sürecinde iken, İblis’in yüz çevirip reddetmesi olmuştur. Melekler ise, anlamasalar bile Hakk’a olan teslimiyetlerinden ötürü “Sen Subhan’sın” dediler, hadlerini aşmaktan çekindiler. Böylece onlara İnsan tanıtıldı, fakat İblis hiçbir zaman İnsan’ın ne olduğunu tanıyamadı. Demek ki İnsan’ı tanımak, ancak İlâhî lütuf ile mümkündür. Bu ise, en yüce anlamı ile Dostluk veya Velâyet diyebileceğimiz şeydir.
Demek ki, beşerler de iki çeşit gibidir. Ancak hadlerini aşmaktan çekinen ve takva sahibi olan kişiler, tanışık olma yani karşısındaki İnsan’ı tanıma fırsatına – kendi kabiliyeti/istidadı oranınca – erişebilir. İblis’in bir numaralı özelliği olan Kibir tarafından ele geçirilmiş olanlar ise, zaten karşısındaki İnsan’ı baştan küçümseyip inkâr ettiği için, ona öğretilen Kelime’leri asla öğrenemez. Yani, bizzat İlâhî Kelime’leri. Hâlbuki, İnsan ı Kâmil de bu (kendi özündeki) İlâhî Kelâm ile himmet eder, nazar eder. O zaman, İblis misali Kibr’e sapanlar, İnsan ı Kâmil’in Nazar’ından ve Himmet’inden uzak kalır, bir anlamda kovulur. Üstelik tüm bunlar, İlâhî Senaryo’nun kaçınılmaz gereklilikleridir, ve İnsan ı Kâmil’in bunların gerçekleşmesi için kılını dâhi kıpırdatmasına gerek kalmaz; çünkü tüm bunlar kendiliğinden gerçekleşir. Böylece, herkes Hakk’ın en kâmil tecelligâhı olan İnsan ı Kâmil’e olan (mânevî) yakınlıklarına göre, Cennet, Araf veya Cehennem’dedir. Bu açıdan, İnsan ı Kâmil, Hakk’ın Hâlife’si diğerlerini sınadığı elçisidir.
29.05.2026