Allah’ın Nazar’ı, muhakkak biz beşerlerden farklı olsa gerek. Bu, Allah’a hiçbir şeyin zor gelmeyişi ile de alakalıdır. Çünkü Allah, sadece bilir durumda değildir, Bilgi’nin de Yaratıcısı konumundadır. Ve önceden bahsettiğimiz gibi, her varlık O’nun bir Kelimesi olarak düşünülebilir.
Ârif ancak “bilmediğini bilirse” Ârif olur, ki bu da çift anlamlıdır.
İnsan-ı Kâmil aslında geri alınmayacak, Kıyamet ile birlikte yok olmayacak tek bilgiye vâkıf olmuştur – Vukûfiyet kazanmıştır.
Aşkınlık ve Dostluk, İmtihan’ı gerekli kılar. Sınanmayan bir Aşk ve sınanmayan bir Dostluk, Gerçek değildir.
Şehâdet yani bu Şâhit-oluş, Allah’a rücu etmektir ve benliğin ölümüdür. Ancak bundan sonra, yani benlik “noktalanarak” sustuğu zaman, Ruh konuşmaya başlar.
Acaba nasıl bir dalalettir ve nasıl bir düşünme/ölçme biçimidir ki, Kişi kendisini (gerçekten böyle olanın huzurunda) Güneş gibi gölgesiz ve hatasız görür ve Tanrı’nın Kelâmı’nı (beşer sözü diyerek) inkâr eder?
İlâhî bir ilkedir ki; Bir’den İki, İki’den Üç, Üç’ten ise Onbin Şey doğar.
O, Rüya’nın karakterlerini yok eden Siyah İmparator ile onları Vahdet’te buluşturan Altın İmparator’un – ki O Şeriat’tır [The Law] – zâtî birliği olan Siyah Altın İmparator ile temsil edilir.
Neyden bahsedelim? (Bu) Soru aslında bir Cevap saklıyor. “Bahsede(bile)ceğimiz bir şey olduğu” bilgisini barındırıyor.
Ancak Nitel Sayım ve Nicel Sayım, “Ruh’un Say’ı”nda Tevhid edilirse Bilgi Moru [Knowledge Moor] tamamlanır ve bir Zât-ı İlâhî tecelli eder.