Biz insanlar, ölçülerin nasıl oluştuğuna dair belli-belirsiz Sezgi’lere sahibiz. Her insanevladında bulunmakla beraber herkes sezgilerine erişim konusunda aynı kabiliyet ve yeteneğe sahip değildir.
C. G. Jung’un kişilik ve bilişsel fonksiyonlar teorisi bu konuda gerçekten ufuk açıcıdır. Fakat bu teorinin derinliklerine baktığımızda, onun ciddi bir felsefi-metafizik kökeninin olduğunu görürüz. Bu, 4 temel eksende şekillenen bir düşüncedir; ve İç-Dış Diyalektiği’ni ifade eder. Aslında bu Antik Simya’daki “4 Sembolik Element” felsefesi ile aynı Kadim Düşünce’ye dayanır. İsterseniz buna 4 Cebrî Unsur da diyebiliriz, ki 4 Temel İşlem de buna dayanır. Bu 4 Unsur, yöneldiği Yaratıcı Faaliyet Alanı’na göre kendisini olumlar. Ama günümüzde, Yaratıcı Köken kimin umurunda ki?
Sonuç olarak Yaratıcı Düşünce’nin 4 Unsur’u, İnsan’a nüzul ederek o Kişi’nin yöneldiği Faaliyet Alanı’na Bütünsel bir Anlam katar. Bu Epistemoloji’nin temelidir, ve hatta Şeriat da bu şekilde (Hayır-Şer, Helal-Haram Diyalektiği ile) ortaya çıkar.
Lafı çok uzatmadan, murâdımıza getirelim. Bu şekilde bir Mühendislik Epistemolojisi ve Tasarım Epistemolojisi veyahut Yazılım Epistemolojisi tesis etmek mümkündür. Aslında bunlar (kendi) Yaratıcı Faaliyet Alan(lar)ı içerisinde zaten organik biçimde gelişirler, fakat bunların Tanrı’nın Ontolojisi’ne bağlanmayışları pek çok tartışmayı meydana getirir. Üstelik Alan’ların Tevhid’ini (Bir’liğini) ve inter-disipliner (disiplinler-arası) çalışmayı zorlaştırır.
Kişiler ve disiplinler gereğinden çok fazla ayrışır, kendi meslekî persona’larının (maske’lerinin) kabuklarına çekilirler ve ancak burada rahat eder hâle gelirler. Bu, hem pek çok iletişim engeli ortaya çıkarır hem de kişilerin kibirlerini kabartır. Çünkü onlar artık kendilerini bir Alan “uzmanlığı” ile tanımlayıp, kalanları küçümsemeye meyilli hâle gelirler. Derler: “Sen BENİM bildiğimi nasıl bilmiyorsun?” Halbuki kendisi de “bilmediğini bilmemektedir”. Bu son ifadenin çok-anlamlılığını düşün: O, hem başkasının bildiği bir şeyi bilmiyor, hem de kendisinin o (bilmediği) şeyi bilmediğinin farkında değil! İşte Cehalet. Üstelik zekâsından ötürü kendisini üstün görüyor.
Dostumun dediği gibi: “Zekâ gidermiyor cehâleti.”
O zaman Ârif’lerin tavrı nasıl olmalıdır? Ârif ancak “bilmediğini bilirse” Ârif olur, ki bu da çift anlamlıdır. Öncelikle, Allah’ın İlm’inin Sonsuz olduğunu bilmektir, bu da her zaman bilmediğimiz şeyler olduğunu bilmektir. İkincisi, sonra, bilmediğin şeyi öğrenmek için “Rabbim ilmimi arttır” diyerek dua etmektir.
O zaman, Yaratıcı Düşünce’nin İniş’ini (Nüzul’ünü) ve 4 Temel Unsur’u indiği Yaratıcı Faaliyet Alanı’na uyarlamasının ne olduğunu – artık – anlayabiliriz. Bu, ilim tesis etmesi bakımından onların sırrı olur; dolayısıyla Sırların Sırrı’dır. O zaman, bizler, “Allah’ı Vekil edinebiliriz”. Bu da İnsan’ın düşüncesini her Alan’a Tanrı’nın Nazar’ına sığınarak yöneltebilmesi anlamına gelir. Böylece Düşünce evrenselleşir ve yöneldiği her Alan’da Tek-Bir Zât’ın Nefes’ini ve Ezelî ve Ebedî İlke’lerini görebilir. (Sonra) bunun Vizyon oluşumu ile olan ilişkisini de inceleyelim.
(Jung’un bilişsel fonksiyonları tesis edişi bu yazdıklarımıza güzel bir örnek teşkil eder.)
18.02.2026