Etik ve Estetik

Etik ve Estetik, İnsan’ın eylemlerinin Sünnetullâh’a olan uygunluğunu/uyumunu ifade eden kelimelerdir. Sünnetullâh ise Allâh’ın (yaratış) ahlâkıdır.

Etik ve Estetik, İnsan’ın eylemlerinin Sünnetullâh’a olan uygunluğunu/uyumunu ifade eden kelimelerdir. Sünnetullâh ise Allâh’ın (yaratış) ahlâkıdır. Beşer haricinde her canlı kendisine biçilen Sınır’lara uyar, Âlem’de tesis edilen Düzen’i bozmaz, bozgunculuk yapmaz. Beşer ise, çevresine etki edebilme kabiliyeti ve buna olanak sağlayan Meleke’ler ile donatılmıştır. Böylece her Beşer, amellerini Sünnetullâh’a uygun hâle getirmek ile, yani onlara Etik ve Estetik bir hâl kazandırmak ile sorumludur. Bunu başardığı ölçüde İnsanlık mertebesine yükselir ve Tanrı’nın yaratımına şâhitlik eder. Aksi takdirde Varlık’ın kendi benliğine hizmet ettiği vehmi ile, çevresini tahrip eden ve sömüren davranışlar sergiler ve buna mukâbil, Tanrı’nın Adâlet vasfı gereğince cezalandırılır.

Etik ve Estetik, Varlık’ın Düzen’ine uymak, O’na hizmet etmek anlamına geldiği için, Toplumsal Düzen anlamına gelen Medeniyet’in ve Devlet’in inşası için de olmazsa olmaz şartlardır. Medeniyet’in yapı-taşları olan Etik ve Estetik unsurlar olmaksızın, ne Birey medenî bir yaşantı sürebilir, ne medenî bir Aile düzeni, ne de medenî bir Toplum Düzeni yani Devlet inşa edilebilir. Sünnetullâh’a uygun düşen bu Etik ve Estetik unsurların kaybı/zedelenişi ise bir Binâ’nın temellerinin hasar almasına benzer. Böylece Hakk, Doğru Yol’dan sapmış toplumları, gene Sünetullah’a uygun biçimde helâk eder.

Bu Etik ve Estetik unsurların inşasıi en genel anlamda Sanat’ı oluşturur. Burada “Sanat” ile, en kapsamlı biçimde, Sünnetullâh’a uygun İnsânî Yaratım’ı kastediyoruz. Bu İnsânî Yaratım ki, her zaman bir Seyir/İzleme sürecidir. Hakk’ın Halk ederken izlediği ve seyrettiği Yol, belli Araç’lar ve Enstrüman’lar ile taklid edilir. Böylece Gerçek Sanat’ı layıkıyla amel eden İnsan, Hakk’ın “tam tecelisi” olur. Buna en güzel örnek olarak Hz. Peygamber ve ona inen vahiy ile yazılan Kur’an’ı Kerim’i düşünebiliriz.

Bu açıdan bakıldığında birbirinden “ayrık” gibi görünen her Sanat’ın özünün aynı kaynak olduğunu görürüz, ki bu da Tevhid yani Bir’lik inancıdır. Bilim, (Görsel) Sanat(lar), Felsefe, Edebiyat ve bunların da kendi aralarında ayrışan ve kompartımanlaşan alanları arasında, kaynakları bakımından bir farklılık bulunmaz. Tüm bu İnsânî Yaratım işlerinin aralarına zulmet perdeleri çekmek, aynı zamanda bizi Hakk’tan ve Hakikat’ten (idrak bakımından) uzaklaştırır. Günümüzde olduğu gibi, pek çok kimsenin benliklerini putlaştırmasının ve üretilen Bilgi’nin nefslerine hizmet için kullanılmasının önünü açar: Bir Mühendis teknolojinin yol açabileceği Sosyolojik problemleri düşünmez ve bir Ressam Eser’lerinin Etik kriterlere olan uygunluğunu umursamaz. Felsefe Metafizik’e bağlanamaz ve kimse Matematik denklemlerinden Ahlâkî sonuçlar çıkaramaz. Keza Modern Beşer, Antik İnsân’ın aksine Bilgi’nin kaynağını unutmuş ve o Öz’den uzak düşmüştür.

Benzer sebeplerden ötürü Antik metinleri anlaması zorlaşır, keza bu metinler sık sık teşbih ile Anlatım’da bulunurlar. Teşbihi, yani benzetme yoluyla anlatımıi anlayabilmek için Kişi’nin Varlık’ın farklı veçhelerini arasındaki benzerliği görebilmesi gerekir. Modern zamanlarda ise modernleşen Beşer, Varlık’ın Bir’liğini göremez hâle gelip Hakikât’e körleşir. Madde’nin ötesindeki Sıfat ve İsimleri göremez hâle gelerek, Dil’i kullanma becerisini git gide yitirerek robotlaşır. Belli aygıtlar tarafından sürekli programlanır hâle gelir. Keza Bilgi’nin aslî kaynağı ile, Hakk (Mutlak Varlık, Gerçeklik) ile bağı kopmuştur (Tabii fizik’en değil fakat idrâk’en. Değilse Âlem’de Bir ve Bütün olan Hakk tarafından kuşatılmayan bir zerre dâhi yoktur.). Böylece Hakk ile bağı kopan, yani Râbıta’sı kesilen Beşer; Orijinal, yani kaynağı Kendi Merkezi olan hiçbir üretici/yaratıcı faaliyette bulunamaz. İnsânî Yaratım kabiliyetini yitirir.

30.06.2023

Emin Ali Ertenü
Emin Ali Ertenü
Articles: 486

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir