Lafa böyle başlamak istedim. Yıldızlar can çekişiyor.
En son ne zaman Yıldızlara baktınız – hem de bu Kur’an’da emrolunmuş iken? Karanlığın, gecenin içinde pırıldayan bu güzelliklerin bir özelliği de, dünyayı saran mesafeleridir. Yani dünya hayatına akıl almaz uzaklıktaki bu gökyüzü cisimleri, yeryüzündeki rızık arayışımızdan da epey uzak duruyor, değil mi?
Oysa Yıldızlara rızık derdi için bakmayız, fakat onları, gecenin ıssız karanlığında bizi yalnız bırakmadıkları için seyrederiz. Gece yolculuğunda onlarla yol bulur, hasbihâl ederiz. “Hasbihâl etmek” … ne ilginç kelime, değil mi? Belki de ben bunu, hâlimizi paylaşmak, arz etmek olarak anlıyorum. Yıldızların hâli ise Âlemin hâlidir. O zaman biz bu “Büyük İnsan” ile, Evren Abi ile hasbihâl etmiş oluruz.
Eğer bugün yozlaşmış hâli ile Astroloji diye sunulan şeyin Antik ve Kadim, Gerçek bir temeli var ise, bu yalnızlık, sessizlik ve sükûnet sahibi güzelliktir, ve Gece Yolculuğu’na yoldaştır.
Oysa tabiatı gereği bu kadar sessiz ve mesafeli olan Yıldızlar’dan bahsederken modern yoz astroloji anlayışı ne kadar gürültücü ve magazinsel! Onlar, ancak Yıldızların dedikodusunu yapıyorlar. Yıldızlar ise şeytanların şerrine karşı korunmuştur – bizzat Allah tarafından. O’ndan yüce, hatta O’nda başka koruyucu mu var? O zaman insanın da ancak Allah’tan koruma umması ve dilemesi gerek, (zaten her şeyini sunan) Yıldızlardan veya onlara dair hurafe/dedikodulardan değil!
Ama bunlardan bahsetmiştik ve haddimizi biraz zorlayarak, acı, çile ve temiz gözyaşının alanına girelim: Gerçek/hakîki bir Astroloji nasıl (mümkün) olabilir? (Ancak yalnız bir çocuk kalbi ile, Gece Yolculuğu – İsra – ve karanlığın içinde nezaket, letafet ve Hakk’ın lütfunu ümit ile bekleyiş ile.) İşte biz, Yıldızları, ancak Ezelî Gece’nin lütufları olarak görürüz. Onlar sizin için bir lütuf ve teselli edici( güzellikler)dirler. Değilse sizin dilekleriniz elle tutulur gibi değil.
İşte bu teselli edici lütufların huzurunda, insan onlarla hasbihâl edebilir. Belki sessizce… gene belki, Âlem ile Âdem arasındaki benzerliği görebilir, tanıyabilir ve Âlem’de gördüğü, belki ona yansıttığı kendi Hayâl’i üzerinde tefekkür edebilir.
Dahası – işin riskli kısmına geldik – Yukarıdaki ile Aşağıdaki aynı ilkelere uyduğu için, Yukarıda gördüğü üzerinden Zaman’ın Ruh’unu tanıyabilir, bunu da Aşağıdakini tanımak için bir düşünce haritasına çevirebilir. Ama burada söz konusu olan kesinlikle “gelecek tahmini” değildir, Tanışıklık’tır. Mesela tanıdığım bir kişinin, belirli bir durumda takınacağı tavır konusunda bir fikrim/tahminim olabilir, ama bu geleceği bildiğim anlamına gelmez.
Saçma bir örnek: Eğer adam acı sevmiyorsa, ve ben bunu biliyorsam, “herhalde kebabı acısız yiyecek” diyebilirim. İyi de, ya döner yiyecekse? Veya ya sadece kebabı acılı yiyorsa/seviyorsa?
Bu “saçma” örnekle anlatmak istediğim: Onu, ve bu diyalog/sohbet/dostluk ile kendi nefsini daha iyi tanımak yerine, kafayı neden tahmin oyunlarına taktın?
Dolayısıyla mesele, temelinde bir Ontoloji meselesidir, insanların artık çıkarlarına hizmet ettiremedikleri fakat tüm varlıklarını onlara sunun korunmuş güzellikleri inkâr etmeleridir. Böylece binbir çeşit Yanılgı ürettiler/üretiyorlar. (Bu, ihânet ve inkârınızdan kaynaklanan; Allah’ın sizi dalalete düşürmesidir.) Bir şey, sizin nefsinizin istekleri ile tamamen alâkasın, uzak, sessiz, sakin ve güzel olamaz mı yani? Peki bir Kişi böyle olamaz mı?
Yıldızları nefsine hizmet ettirebileceğini zannetmek, nasıl, ne acayip bir kibir?
12.04.2026