Güneş Tanrısı’nın Azabı [Tanrı Kelâmı ve Dönen Kibriya]

Acaba nasıl bir dalalettir ve nasıl bir düşünme/ölçme biçimidir ki, Kişi kendisini (gerçekten böyle olanın huzurunda) Güneş gibi gölgesiz ve hatasız görür ve Tanrı’nın Kelâmı’nı (beşer sözü diyerek) inkâr eder?

Müdessir 30. Ayet, Nitel Sayı’larla ilgili ilginç ve önemli bir bilgi sunar. “Onun üzerinde 19.” Bundan sonraki (31.) ayet ise, bunun ancak “iman edenler için bir zikir olduğunu” ve “Allah’ın dilediğini dalalette bıraktığını ve dilediğini hidayete erdirdiğini” söylemektedir. Bu (30.) Ayet ile pek çok tutarsız yorum yapıldığı için, ve şu sıralar Nitel Sayı’lar üzerine çalıştığım için, bu Ayet’i te’vil etmek istedim. Gayret bizden, takdir Allah’tan.

Gerçekten de, 31. Ayet, iman edenlerin Sakar’ın ne olduğunu ve buradaki teşbihi bileceğini, kafirlerin (ve kalplerinde hastalık olanların) ise “Allah burada ne demek istiyor” diye dalalete düşeceğini açıkça ifade etmektedir. Bu (31.) Ayet, bize çok önemli bir ipucu daha verir: “Bu, beşer için zikirden başka bir şey değildir.” Zikir, esasen Nitel Sayım ile aynı şeydir. “Onun üzerinde 19” ifadesi ise hem apaçık bir müteşâbihtir hem de apaçık bir teşbihtir. Sakar kavramına karşılık gelen müsemma’nın 19 numaralı Nitel Sayı’ya karşılık geldiğini/tekabül ettiğini ifade eder. Gerçekten, apaçık bir teşbihtir.

Peki, bu ayeti te’vil etmek için bazı önemli meseleleri göz önünde bulunduralım. Bunlardan birincisi, ayetin “Gündüz’ün işleri”ni anlatan Müdessir Suresi’nde yer almasıdır; ve ayetlerin içlerinde bulundukları bağlam ve Sure Başlığı ile birlikte yorumlanmaları gerektiğini biliyoruz. Başka önemli bir mesele, ayetin öncesindeki ve sonrasındaki ayetler ile olan bağının incelenmesidir. Öncelikle, 18-25. Ayetler arasında, kimin Sakar’a atılacağından, daha doğrusu bir inkârcı profilinden bahsedilmektedir. Sonra 26. Ayet’te “Onu Sakar’a atacağım” denilir. Daha sonra da, 27. Ayet’te “Sana Sakar’ı idrak ettiren nedir?” sorusu sorulur. Bu apaçık sorunun ardından (bundan sonraki iki ayette), Sakar’ın ne olduğunun yani bu kavramın tanımı başlar. Kur’an, bize bunun ne olduğunu (iki ayetle) tanımlar ve sonra 30. Ayet olan “Onun üzerinde 19” ayeti gelir. Bundan sonra da gene Sakar’ın ne olduğunu bize daha açık hâle getiren (32-34. Ayetler olan) yemin/kasem ayetleri yer alır. Bilindiği gibi, kasem ayetleri işaret edilen gerçekliğe bir önem/değer atfetmemiz gerektiğini ve bunlar üzerine tefekkür etmemiz gerektiğini gösterir. Sonra, (35-37. Ayetlerde) bahsedilen şeyin özelliklerinden bahsedilir.

Önce, 19’un ne olduğu söyleyeceğim, sonra onun ayetler üzerinden açıklamasına geçeceğim. “Bu 19. Nitel Sayı’dır” diyeceğim, keza bu söylediğim, 30. Ayet’in söylediğinin birebir (aynısı olmasa da) paralelidir. Yani, Sıfır’dan başlayan Zikir sürecinin 19’uncusu budur; ve “bu beşer için bir zikir den başka bir şey değildir” (Müdessir/31). Tarot Kart sisteminde de, 19. Kart, Güneş Kartı’dır ve (30.) Ayet’te belirtilen aynı müsemma’ya karşılık gelir.

Çünkü o bir düşündü, ölçtü biçti
Kahrolası, ne biçim ölçüp biçti.
Sonra, kahrolası gene ne biçim ölçüp biçti.
Sonra baktı
Sonra kaşlarını çatıp surat astı!
Sonra arkasını dönüp büyüklük tasladı.
Sonra dedi: “Bu, rivayetle gelen bir sihirden başka bir şey değil.”
“Bu beşer sözünden başka bir şey değildir.”
Onu Sakar’a (Yakıcı Ateş’e) sokacağım

Müdessir Suresi 18-26. Ayetler

Ayetlerden anlaşılıyor ki, Sakar’a atılan kişi Hz. Peygamber’in Tebliğ’ini/Vahy’i inkâr eden ve bunun “beşer sözünden başka bir şey olmadığını” iddia eden birisidir. Bu kişi profilinin 3 ayetle vurgulanarak bahsedilen önemli bir özelliği de, “ölçüp biçmesi”dir. Tabii ki burada bahsedilen ölçüp biçme, nefsânî bir ölçmedir; belki de bu yüzden Kur’an art arda iki kez “bu ne biçim bir ölçme” diyerek sorar. Bu hem bir sitem olarak, hem de düşünmemiz için bir soru olarak düşünülebilir.

Bundan sonra Sakar’ın idrâk’i başlar: “Sana Sakar’ı idrâk ettiren nedir?” (Müdessir/27)

Sakar’ın iki temel tanımı yapılır: “O bırakmaz ve terk etmez” (Müdessir/28) ve “Beşer için izi açığa çıkaran” (Müdessir/29). İşte 19. Nitel Sayı ona işaret eder: “Onun üzerinde 19” (Müdessir/30).

[Ara not: Müdessir. 29. Ayet’te, orijinal ifade “Levvahatun lil beşer” şeklindedir. Bu ayetteki levvahatun kelimesi, hem “yakıp kavurucu” hem de “bir levha, gösterge” olarak çevirilmektedir. Kelimenin etimolojisine baktığımızda ise görürüz ki, “l-v-h” kökü “açığa çıkmak, belirmek, görünür hâle gelmek, iz bırakmak, levha/yüzey” anlamlarını karşılamaktadır. Dolayısıyla, ayette vurgu sadece “yakma” değil, bunun bir “iz hâline gelmesi”ndedir. Aynı kelime kökü, “güneşte kalıp derinin kararması” anlamında da kullanılmaktadır. Yani kelime (levvahatun), deriyi/beşeri direkt “yakmaktan” ziyade, Güneş’e maruz kalması sonucu beşerin üzerinde bir iz kalmasını ifade eder. Bu şekilde anlaşıldığında, hem Güneş (kavramı) ile ilişkisi daha iyi anlaşılır hem de Ayet’in anlam zenginliği ortaya çıkar. Çünkü Beşer hem “(tür olarak) insanoğlu” için hem de “deri” için kullanılan bir kelimedir.]

(Müdessir) 31. Ayet ise nispeten uzunca bir ayettir ve Nitel Sayı’nın zikrinin ortaya çıkaracağı Kader’i bize anlatır. Gerçekten de, “bir zikirden ibaret olan” ancak apaçık Vahiy’dir ve aşikâr olduğu içindir ki “açıklama”ya tabi değildir. “Aşikâr” olan “açıklama”ya tabi olmaz. Bu (31.) Ayet, belki de hem Nitel Sayı’ların hem de bunların yorumuna dair her türlü meselenin anlaşılması için, (muazzam değerde) bir anahtar niteliğindedir.

Ateş [nar] ashabını meleklerden başkasını yapmadık. Onların sayılarını, Kafirler için bir fitneden başka bir şey yapmadık. Kendilerine kitap verilenler; kesin olarak bilsinler, İman Edenler’in imanları artsın. Kendilerine kitap verilmiş iman sahipleri kuşku duymasınlar. Kalplerinde hastalık olanlarla, Kafirler de desinler: “Allah, bu örnekle ne demek istiyor şimdi?” Böylece, Allah, dilediğini dalalette bırakır, dilediğini hidayete erdirir. Rabb’inin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu, beşer için zikirden başka bir şey değildir.

Müdessir 31. Ayet

Bundan sonra 3 kasem ayeti gelir.

Hayır, kasem ederim Ay’a
Ve dönüp gelen Gece’ye
Ve sefer ettiğinde (ağardığında) Sabah’a

Müdessir 32-34. Ayetler

Bu ayetlerin gelişi ile, artık şunu diyebiliriz ki, Kur’an Ay’a ve Gece’ye ve Sabah’a kasem ederek bize bahsedilen müsemma’nın işaretlerini verir. Ki burada dinamik bir hareket söz konusudur – dönüp gelen Gece ve sefer ettiğinde Sabah. Ay ve “Gece ve Sabah döngüsü”, açıkça Güneş’in varlığına delalet eden işaretlerdir. Bundan sonra gelen (35.) Ayet de bunu doğrular niteliktedir: “Şüphesiz O en büyüklerden biridir.” (Müdessir/35) Onun iki özelliği de sonraki ayetlerde verilir: “Beşer için uyarıcıdır” (Müdessir/36), “Sizden, öne geçmek isteyen için de geride kalmak isteyen için de.” (Müdessir/37). Demek ki, burada işaret edilen mânâ, “Güneş’in dinamik hareketi” veya “Güneş’in işleri” diyebileceğimiz şeydir. “Müdessir” ise “gündüz elbiselerine bürünen” anlamına gelir ve bu Sure “Gündüz’ün işleri”ni anlatır.

Gündüz’ün işlerinde görürüz ki, arkasını dönerek kibirlenip büyüklenen bazı kimseler vardır. İşte bunlar – Vahy’e beşer sözü demeleri ile, inkarlarından ötürü – Sakar’a atılacak olanlardır. Sakar nedir? Aslında o, inkarcının şu davranışının mânevî yansımasıdır: “Arkasını döndü ve kibirlendi/büyüklendi”. Bu, esasen Güneş’in hareketidir! Güneş, döner ve büyüklüğünü sergiler; bu yüzden Kur’an der ki “O en büyüklerden birisidir”. Yani aslında – ironik biçimde – bir beşer, Tanrı Kelâmı’na “beşer sözü” demektedir. Böylece o, kendisi( nefsi)ni Güneş’in Kavramsal Alanı ile karıştırarak – yani Kibr’inden ötürü – gerçeği (kendi idrâkinde/zihninde) tersine çevirir. Bu Kibr’inden kaynaklandığı ve kibri onun iman etmesine izin vermediği için, Sakar “onu bırakmaz ve terk etmez”; çünkü onun kendi kibri hem onu dalalete düşürür hem de imanına engel olur. “Böylece Allah dilediğini hidayete erdirir ve dilediğini dalalete düşürür”.

Rüya Nazariyatı açısından düşünürsek, bu ayetlerdeki inkâr eden Kişi, kendi özel inkâr türünün bir sonucunu yaşar ve bu Misal Âlemi’nde Güneş’in yakıcılığı ile temsil edilir. İnkârcı’nın “dönerek büyüklenmesi” Güneş’in tavrını andırır ve onun kendisini Güneş gibi yüce ve ulu zannetmesinden kaynaklanır. Ay ve dönüp gelen Gece ve sefer ettiğinde Sabah buna şahittir. Ay, Nefs’i remzeder – ki bu durumda İnkârcı’nın nefsidir; Gece dönüp geldiğinde, onun Zihn’ine çöken Cehalet’in remzidir; sefer ettiğinde Sabah ise Cehalet’in karanlığını yararak aydınlatan ve Hakikat’e işaret eden Vahy’in ışığıdır.

Peki neden açıkça “Güneş” kelimesi ayetlerde geçmez? Çünkü, naçizane düşüncem odur ki, bu Sure’de bahsedilen Güneş’in zâtî (veya “sabit”) durumu değil, onun aktif/dinamik hareketidir. Yani Sakar da, sabit/durağan bir hâl olarak anlaşılmamalıdır; o, Güneş’in dönerek yanışı gibi, ve İnkârcı’nın dönerek büyüklenmesi/kibirlenmesi gibi, sürekli devam eden ve kişiye çıkış izni vermeyen bir ateştir. İnkâr, temelinde Arketip’in gölge-yönünün aktive olması ve Kişi’yi ele geçirmesidir, ki bu durumda Gündüz vakti görülen bu İnkârcı tipi, Güneş Arketipi’nin gölge-yönü tarafından ele geçirilmiş haldedir. Yani kendi nefsini yüce ve ulu zannetmektedir.

Acaba nasıl bir dalalettir ve nasıl bir düşünme/ölçme biçimidir ki, Kişi kendisini (gerçekten böyle olanın huzurunda) Güneş gibi gölgesiz ve hatasız görür ve Tanrı’nın Kelâmı’nı (beşer sözü diyerek) inkâr eder?

Doğrusunu Allah bilir.

Kartlar Hakkında Ek Notlar

Güneş (Yolu), Mümkün Mânevî Yollar’dan birisine karşılık gelir; keza Tanrı Sembolizmi’nin bir yönünü oluşturur.

Ben, son zamanlarda Lord of The Mysteries’te tesis edilen Mitoloji’yi çok beğeniyorum ve (mükemmel olmasa da) oldukça tutarlı buluyorum. Yazar’ın en latif hareketlerinden birisi ise, (Hayal’e aşkın olan) Gerçeklik’i göz önünde bulundurması; yani Tanrısal Gerçeklik’i. Öyle ki, tüm Mümkün Mânevî Yollar’ın bilgisinin görüldüğü bir Tablet’ten bahseder – ki bu esasen Hayat Ağacı’dır; fakat bunu 1. Tablet ve 2. Tablet olarak ikiye ayırır. Birinci Tablet, Ra’ya aittir ve Asıl Kaynak hükmündedir; bir Hikâye Karakteri ona erişim sağlayamaz, çünkü bu direkt bir İlâhî Levha’dır (Levh-i Mahfuz’dur). Bunun yerine, Mânevî Yollar’da ilerleyen bir Rüya Karakteri, İkinci Tablet’e erişim sağlar, onu görür ve burada gördüğü Mümkün Mânevî Yollar’ın (Mânevî) Bilgi’sini Tarot Kartları’nda sırlar. İkinci Tablet, Birinci’nin kısmen bozulmuş bir yansıması olsa da onda bulunan İlâhî Sır’lara işaret eder. Aslında, Birinci Tablet, Hakikî olan Hayat Ağacı’dır ve bizim dünyamızı da kapsayacak biçimde İlâhî Metafizik İlke’leri barındırır. İkinci Tablet ise, Hayat Ağacı’nın Mitoloji’ye yansımasıdır; dolayısıyla Yazar, burada kendi Yazım’ının bir yansıma olduğunu kabul eder, ki bu (dürüst tavır) sağlıklı bir Mitoloji tesisi için muazzam önem arz eder. Böylece İkincil Olan’dan yola çıkarak, Birincil Olan hakkında tefekkür edebiliriz; çünkü İkincil Olan, Birincil Olan için teşbihî bir dayanak oluşturur. Aynı zamanda Birinci Levha “mükemmel” iken, İkinci Levha “eksik”tir ve Merkez’de yer alması gereken Tiferet (“Güzellik”) Sefirotu boş bırakılmıştır. Böylece, İkinci Levha, sabit denge merkezinden yoksundur – ki bu Hikâye’de süregelen sürekli “gerilim”i ve “aksiyon”u ortaya çıkarır; ve Hikâye Karakterleri Güzellik’i kendi çaba ve mücadeleleri ile tesis etmek zorunda kalırlar – bu onların imtihanı olur.

29.12.2025

Emin Ali Ertenü
Emin Ali Ertenü
Articles: 682

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir